Origenes'in 'Anathema'lara (Lanetlere) Eklenmesi Hakkında

Orijenik İhtilaflar

Elimizdeki kaynaklara baktığımızda Origenes'in 553 yılında İmparator Justinianus döneminde sapkın olarak damgalanıp aforoz edildiği şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu sürecin perde arkasına indiğimizde bu durumun bir anda ortaya çıkmadığı hakkında iddialar mevcut. 

Özellikle Metropolit Kallistos Ware, Origenes’e yönelik o meşhur on beş aforoz ilkesinin Beşinci Ekümenik Konsil tarafından şüpheden uzak şekilde kabul görüp görmediğine dair ciddi şüpheler olduğunu dile getirir.


Tarihsel verilere göre bu lanetlemeler ekümenik konsil daha toplanmadan aylar önce, 553'ün başlarında düzenlenen daha alt düzey bir yerel toplantıda onaylanmış olabilir. Alt düzey bir konsilde alınan bu kararlar tam bir ekümenik otoriteye sahip değildir ve dolayısıyla Konsil’in bizzat kendi oturumlarında alınan kararlarla aynı teolojik ve hukuki ağırlığa sahip sayılmaları anakronik sayılır.

Süreci daha da ilginç kılan ise İmparator Justinianus’un bu işteki dahlidir. Konsil aslında "Üç Bölüm" meselesi üzerine yoğunlaşmak ve Antakya Hristolojisine karşı bir hamle yapmak için toplanmıştı. Justinianus’un imparatorluk ofisinden çıkan ilk taslak fermanlarda (Homonoia) Origenes’in adının hiç geçmemesi, bu ismin konsil tutanaklarına sonradan eklendiğini düşündürmektedir.

Her ne kadar Konsil Babaları bu lanetlemelerden haberdar olsalar ve onlara karşı çıkmasalar da, Origenes’in adının anakronik bir şekilde Hristolojik bir sapkın olarak listelenmesi sürece gölge düşürmektedir. Origenes'in isminin anatemalara dahil edilmesi tarihsel bir vakadır fakat bu kararın alınış biçimi ve Konsil öncesi yerel işlemlerin Konsil'in kendi asli otoritesiyle olan denkliği konusu, bugün çatı terim olarak Orijenik İhtilaflar adı altında anılmaktadır.


Bu durumun yarattığı kanonik bulanıklığın bir diğer benzeri ise Aziz Ninovalı İshak'ta karşımıza çıkar. Aziz İshak’ın hikayesi, aslında bir aidiyet paradoksudur. Yedinci yüzyılda, yalnızca ilk iki ekümenik konsili tanıyan, Kalkedon gibi ana akım Hristiyanlığın temel taşlarını reddeden "Nestoryan" Doğu Kilisesi’nin bir mensubu olarak yaşayan Aziz İshak kısa süren episkoposluk görevinden istifa edip ömrünün sonuna kadar kendi kilisesinin itikadına bağlı kalarak bir manastırda vefat etmişti.
Bugün Ortodoks dünyasından Katolik geleneğine kadar neredeyse tüm Hristiyan alemi, onu bir "Aziz" olarak kabul eder. Peki, "sapkın" kabul edilen bir kiliseden çıkan bu adam, nasıl oldu da tüm kiliselerin ortak hafızasına girdi? Cevap onun kaleminden çıkan ve Yunancaya çevrilen Zühd Vaazları’nda saklıdır. Bu metinler o kadar derin bir manevi tecrübe ve öylesine saf bir iman yansıtıyordu ki, kilise otoriteleri onun kurumsal etiketine bakmayı bir kenara bırakıp metindeki ruhsallığı takip ederek onu kendi azizleri arasına dahil ettiler ve tabi eserlerini de...
 
Filokalia, Doğu Ortodoks maneviyatının hazinesi olarak kabul edilen ve Yunanca "iyilik ile güzelliğe olan sevgi" anlamına gelen devasa bir antolojidir. Bu eser 4. yüzyıl ile 15. yüzyıl arasında yaşamış olan mistik kilise babalarının, ruhun arındırılması, içsel huzur (hesychia) ve kesintisiz dua pratiği üzerine kaleme aldığı derinlikli metinleri bir araya getirir. Aziz Korintli Makarios ve Aziz Aynorozlu Nikodimos tarafından derlenen ve 1782 yılında ilk kez basılan bu derleme, Hristiyan asketizminin (çileciliğin) teorik çerçevesini pratik bir el kitabına dönüştürür.
Bu seçkinin en dikkat çekici isimlerinden biri, paradoksal bir şekilde, aslında Bizans İmparatorluğu'nun kabul ettiği resmi kilisenin dışında kalan Aziz Ninovalı İshak’tır. İshak’ın 7. yüzyılda Süryanice kaleme aldığı Zühd Vaazları, vefatından yaklaşık bir asır sonra Filistin’deki Aziz Sabas Manastırı’nda görev yapan iki keşiş tarafından Yunanca'ya çevrilmiştir. Bu çeviri süreci Aziz İshak’ın metinlerinin mezhepsel sınırları aşarak evrenselleşmesini sağlayan kritik bir eşiktir. 18. yüzyılda Filokalia derlenirken, Makarios ve Nikodimos, İshak’ın eserlerini bu bütüne dahil etmekte hiçbir tereddüt yaşamamışlardır. Bunun temel sebebi Aziz İshak’ın metinlerinin herhangi bir dogmatik tartışmadan ziyade, doğrudan insan ruhunun derinliklerine hitap etmesi ve Filokalia’nın ana teması olan "içsel sessizlik" öğretisiyle kusursuz bir uyum içinde olmasıdır. Böylece Aziz Ninovalı İshak, teknik olarak "ayrılıkçı" bir kilisenin episkoposu olmuş ve bu kiliseye mensup bir keşiş olarak ölmesine rağmen eserlerinin taşıdığı ruhani güç sayesinde Ortodoks maneviyatının zirvesi kabul edilen bu büyük derlemenin bir parçası haline gelmiştir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki Metropolit Kallistos Ware’nin Origenes meselesindeki tutumu geleneksel bir perspektiften bakıldığında aslında Kilise’nin sarsılmaz kabul edilen dogmatik ve kanonik surlarında gedikler açan, Ortodoks doktrinden ciddi bir uzaklaşma işareti olarak görülebilir. Ware'nin Beşinci Ekümenik Konsil’in meşruiyetini tarihsel-eleştirel bir süzgeçten geçirerek tartışmaya açması, Kilise’nin "Kutsal Ruh'un rehberliğinde hata yapmazlığı" ilkesine gölge düşürmektedir. Ortodoks teolojisinde bir ekümenik konsilin kararları, üzerinden yüzyıllar geçtikten sonra "acaba yerel bir sinodda mı alındı?" denilerek teknik ayrıntılarla sorgulanacak basit idari metinler değildir. Ware’in bu kararları "hukuki ağırlığı şüpheli" olarak nitelendirmesi, kurumsal geleneğin otoritesini sarsan tarihselci bir yaklaşımın dışavurumudur. Öte yandan tarihsel sürece baktığımızda, kilise azizlerinin ve Babalarının önemli bir kısmının Origenes'e karşı menfi tutumlarının son derece belirgin olduğunu görürüz. Kıbrıslı Aziz Epiphanios ve başlangıçta onun eserlerinden çokça faydalansa da sonradan en sert muhaliflerinden birine dönüşen Aziz Hieronymos gibi figürler, Origenes'in Grek felsefesini Hristiyan teolojisine aşırı entegre etmesini oldukça tehlikeli bulmuşlardır. Onun ruhların önceden var oluşu, diriliş bedeninin mahiyeti ve evrensel kurtuluş gibi spekülatif fikirleri havarisel inanca doğrudan bir tehdit olarak algılanmış ve neticesinde Origenes reddedilerek sapkınlıkla suçlanmıştır.
Ancak tüm bu tarihsel reddiyelere, azizlerin menfi tutumlarına ve konsil kararlarına rağmen, Beşinci Ekümenik Konsil ile ilişkili ilk ferman olan Homonoia'da Origenes’in isminin hiç geçmemesi, meselenin en sonunda hâlâ şüphe uyandırıcı nokta olarak karşımızda durmaktadır. Bu eksiklik, Origenes isminin konsil tutanaklarına anakronik bir şekilde sonradan eklendiği ihtimalini akıllara getirmektedir. Üstelik isminin etrafındaki tüm bu karanlık bulutlara ve lanetlemelere rağmen Evrensel Kilise, hem tarih boyunca hem de günümüzde belli başlı teolojik, eksegetik (Kutsal Kitap yorumbilimi) düzlemlerde Origenes’ten alıntılar yapmaya devam etmiştir. Onun Kutsal Kitap tefsirleri ve ruhsal yaşam üzerine yazdıkları Hristiyan düşünce dünyasını öylesine derinden beslemiştir ki, bizzat onu eleştirenler dahi onun metodolojisinden tam anlamıyla kopamamıştır.
Bu karmaşık çerçevede, "Kilise Babalarından ve Yazarlarından Alıntılar" adlı kitabın Origenes'ten bahsederken kullandığı "haksız yere heretik sayıldığı" ibaresindeki "haksız" sıfatı, yüzyılların dogmatik ve kurumsal yargılarına ters konumda olan oldukça radikal bir kullanımdır. Fakat en nihayetinde Homonoia'daki eksiklik, Origenes'in şahsî spekülatif/subjektif tonunun (kendi deyimiyle ‘olgun inananlar arasında tartışma konusu’ veya benim deyimimle incelikli tartışma zevki) eserlerindeki varlığı (ve tabi ki Kilise tarafından kınanacak diğer düşüncelerini hararetle savunduğunu eklemek gerekir) ve bilhassa Evrensel Kilise'nin tüm bunlara rağmen onun mirasından istifade edip alıntı yapmayı sürdürmesi gibi eldeki tüm veriler total olarak incelendiğinde, Origenes'in tarihsel bir figür olarak muteber olup olmadığına dair nihai hüküm okuyucunun kendi objektif kararına bırakılmaktadır.
 
Selestîn