Katolikler Neye İnanıyor?
İman İkrarı, Hristiyan inancının temel doğrularını ve Kilise'nin iman ettiği doktrinleri organik ve eklemli bir özet halinde sunan metinlere verilen isimdir. Latince "İnanıyorum" anlamına gelen Credo kelimesiyle başladığı için sıklıkla bu isimle anılır. İnananların hem kişisel hem de toplumsal olarak inançlarını açıkça ifade etmelerini sağlayan bu metinler, aynı zamanda "İman Sembolleri" olarak da adlandırılır. Yunan dünyasında symbolon kelimesi kırılmış bir nesnenin (örneğin bir mührün) iki yarısı anlamına gelirdi. Bu parçalar bir araya getirildiğinde, nesneyi taşıyan kişinin kimliğini doğrulayan bir tanınma işareti işlevi görürdü. Bu bağlamda iman sembolü (ikrarı), inananlar arasında bir tanınma ve komünyon (birlik) işaretidir. Aynı zamanda inancın temel gerçeklerinin bir toplanması ve özeti anlamına da gelir ve kateşez (dini eğitim) için ilk ve temel referans noktasını oluşturur.
"Ben İnanıyorum" ve "Biz İnanıyoruz" Arasındaki Fark
İman ikrarı Hristiyanların Allah'ın eylemlerine ve vahyine verdikleri kişisel ve toplumsal yanıtı ifade eder. İki temel formu vardır:
"Ben İnanıyorum" (Havarilerin İman İkrarı): Bu, her bir inananın özellikle vaftiz sakramenti sırasında bizzat ikrar ettiği kişisel Kilise inancıdır. İlk iman ikrarı vaftiz sırasında yapılır ve vaftiz inancının temelidir.
"Biz İnanıyoruz" (İznik-İstanbul İman İkrarı): Bu, konsillerde toplanan episkoposlar veya Kutsal Ayin sırasında cemaat tarafından kolektif olarak ikrar edilen Kilise inancıdır.
İman İkrarının Kilise İçindeki İşlevi
İmanda birlik (komünyon), herkes için normatif olan ve herkesi aynı iman ikrarında birleştiren ortak bir iman dili gerektirir. İnanılan şeylerin ortak sözcüklerle ifade edilmesi, imanın paylaşılabilmesi için elzemdir. İman ikrarı, Hristiyan anlayışı için bir norm (iman kuralı) sağlar ve Hristiyan inancının sınırlarını belirler. Hiç
kimse tek başına inanamaz; bir inanan, başkalarının imanı tarafından
taşınmadan inanamayacağı gibi, kendi imanıyla da başkalarına destek
olur. İman ikrarı bu büyük inananlar zincirinin bir halkasıdır. İman İkrarı'nın son sözü olan "Amin", metnin en başında yer alan "İnanıyorum" ifadesini tekrar eder ve onaylar. İbranice
"inanmak" kelimesiyle aynı kökten (sağlamlık, güvenilirlik, sadakat)
gelen bu kelime, "Öyledir" veya "Öyle olsun" şeklinde çevrilebilir. İnanan
kişi "Amin" diyerek hem Kilise'nin inancının gerçekten doğru olduğunu
teyit eder hem de bu inancın kendi yaşamında gerçekleşmesini arzular. Bu,
Allah'ın sözlerine, vaatlerine ve buyruklarına tam bir güvenle kendini
teslim etme eylemidir. İnanılan şeyler insan aklı için gizemli ve
anlaşılmaz görünse de, "Amin", Allah'ın güvenilirliği üzerine inşa
edilen imanın kesinliğine işaret eder.
İznik-İstanbul İman İkrarı
Hristiyanlık ilk üç asrın ardından Roma İmparatorluğu'nda resmi din olarak kabul gördüğünde çeşitli inanç problemleri ve teolojik tartışmalar su yüzüne çıkmıştır. İmparator Konstantin döneminde M.S. 325 yılında toplanan İznik Konsili, inancın bu formülünü belirlemek için büyük önem taşır. Bu konsilde episkoposlar tarafından hazırlanan formül, Kilise'nin sahih imanını tam olarak ifade ettiği gerekçesiyle Credo'ya eklenmiş ve yüksek sesle okunarak onaylanmıştır. Daha sonra M.S. 381 yılında toplanan İstanbul Konsili'nde, Kutsal Ruh'un tabiatını vurgulayan yeni ifadeler İznik Credosu'na eklenmiştir. "Tek, kutsal, Katolik ve Apostolik" Kilise'ye olan inanç da bu İman İkrarı'nda açıkça formüle edilmiştir. Bu metin günümüzde halen Hristiyanlığın en kutsal sembollerinden birini oluşturur ve litürjinin (ayinlerin) ayrılmaz bir parçasıdır. Bu iman ikrarının metni şöyledir:
Bir tek Allah’a inanıyorum. Yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen tüm varlıkların yaradanı, her şeye kadir Peder Allah’a inanıyorum. Tüm asırlardan önce Peder’den doğmuş olan, Allah’ın biricik Oğlu, bir tek Rab olan Mesih İsa’ya inanıyorum. O Allah’tan Allah, Nurdan Nur, gerçek Allah’tan gerçek Allahdır. Yaratılmış olmayıp Peder ile aynı özdedir ve her şey O’nun aracılığı ile yaratılmıştır. Biz insanlar ve kurtuluşumuz için gökten inmiş, Kutsal Ruh’un kudretiyle Bakire Meryem’den vücut alıp insan olmuştur. Pontius Pilatus zamanında bizim için acı çekerek çarmıha gerilmiş, ölmüş, gömülmüş ve Kutsal Yazılara göre üç gün sonra dirilmiştir. Göğe çıkmış ve Peder’in sağında oturmaktadır. Dirileri ve ölüleri yargılamak için şanla tekrar gelecek ve O’nun hükümdarlığı son bulmayacaktır. Peygamberler aracılığı ile konuşmuş olan, Peder ve Oğul’dan çıkıp, Peder ve Oğul ile birlikte tapılan ve yüceltilen, hayatın kaynağı ve Rab olan Kutsal Ruh’a inanıyorum. Havarilerin inancına dayanan, Katolik ve kutsal olan tek Kiliseye inanıyorum. Günahların affedilmesi için tek bir vaftizi kabul ediyorum. Ölülerin dirilişini ve ebedi hayatı bekliyorum. Amin.
1. Cümle: “Bir tek Allah’a inanıyorum. Yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen tüm varlıkların yaradanı, her şeye kadir Peder Allah’a inanıyorum.”
Hristiyanlık, temelinde son derece katı bir monoteizmi savunmakla birlikte bu tek Allah inancını, Kutsal Üçlübirlik içerisindeki ilahi bir komünyon (birlikte olma hâli) olarak idrak eder. Allah'ın "Peder" (Baba) sıfatıyla anılması O'nun salt yaratılışla olan ontolojik ilişkisinden ziyade Kutsal Üçlübirlik'in kendi içkin ve ebedi yaşamında Oğul ile kurduğu biricik ilişkiyi ifade etmektedir. Bu bağlamda Peder, Teslis inancı dâhilinde "ilkesi olmayan ilke" (principium sine principio) konumundadır ve O'nun babalığı, ilahi doğayı ebedi bir biçimde ve bütünüyle Oğul'a aktarmasıyla kaimdir. Öte yandan Yaratıcı ve Her Şeye Kadir olan Allah, evreni önceden var olan herhangi bir maddeden değil, bütünüyle "hiçten" (ex nihilo) var etmiştir. Şayet Allah evreni halihazırda var olan bir materyalden şekillendirseydi, bu eylem sıradan bir zanaatkârın biçimlendirmesinden farksız olurdu. Oysa Allah, hem formu hem de maddeyi hiçlikten varlığa çağırarak mutlak kudretini gözler önüne sermektedir. Dördüncü Lateran Konsili'nin de belirttiği üzere, Allah yalnızca bedensel ve dünyevi varlıkların değil, aynı zamanda ruhsal varlıkların (meleklerin) ve görünmeyen tüm âlemlerin de yegâne yaratıcısıdır. Bu kapsayıcı yaratılış doktrini, görünür ve maddi dünyanın özünde kötü olduğunu savunan Maniheizm gibi düalist sapkınlıkları da kesin bir dille reddeder.
2. Cümle: “Tüm asırlardan önce Peder’den doğmuş olan, Allah’ın biricik Oğlu, bir tek Rab olan Mesih İsa’ya inanıyorum.”
Mesih, Allah'nın ebedi "Söz"ü (Logos) sıfatıyla Peder'in idrakinde zamanın ötesinde, ebediyen doğar. Bu ontolojik doğuş, insan zihninin entelektüel bir kavramsallaştırma süreciyle analoji kurarak açıklanabilir. Peder, kendi sonsuzluğunu halihazırda (omniscience olarak) farkında olarak, Kendisinin kusursuz bir İmajı olan Söz'ü (Oğul'u) ebediyen üretir. Dolayısıyla bu doğuş, tarihsel ve zamansal bir olay olmaktan ziyade, Allah'ın doğasında ebediyen var olan içkin bir hakikattir. İsa, Fotinusçu sapkınlığın iddia ettiği gibi sonradan evlat edinilmiş bir varlık değil, doğası ve özü gereği Allah'ın Biricik Oğlu'dur. O'na "Rab" (Kyrios) unvanının atfedilmesi ise, Eski Antlaşma'da yalnızca Yahve'ye tahsis edilen mutlak ilahi egemenliğin, teolojik bir süreklilik içinde doğrudan İsa'ya atfedilmesi anlamına gelmektedir.
3. Cümle: “O Allah’tan Allah, Nurdan Nur, gerçek Allah’tan gerçek Allahdır. Yaratılmış olmayıp Peder ile aynı özdedir ve her şey O’nun aracılığı ile yaratılmıştır.”
Bu cümlenin teolojik ağırlık merkezi, İznik Konsili'nin (M.S. 325) en kritik kavramsal inşası olan "Aynı Özde" (Homoousios/Consubstantial) ifadesidir. Oğul'un yaratılmış bir varlık olduğunu savunan Ariusçu teze karşı Kilise, Oğul'un Peder ile yalnızca "benzer özde" (homoiousios) olmadığını, aksine tam ve mutlak manada "aynı özde" (homoousios) olduğunu kesin bir dogmatik dille ilan etmiştir. Bu bağlamda Peder ve Oğul, sayısal olarak aynı, tek ve bölünmez ilahi tözü (substantia) paylaşırlar. Öte yandan, "Her şey O'nun aracılığıyla yaratıldı" ifadesi, Oğul'un (Logos) evrenin ilksel ve arketipal modeli (exemplar) olduğuna işaret eder. Nasıl ki usta bir mimar eserini zihninde kurguladığı plana sadık kalarak inşa ederse, Peder de yaratılışın tamamını kendi ebedi Kavramı ve Bilgeliği olan Söz'ü (Oğul) vasıtasıyla varlık sahnesine çıkarmıştır.
4. Cümle: “Biz insanlar ve kurtuluşumuz için gökten inmiş, Kutsal Ruh’un kudretiyle Bakire Meryem’den vücut alıp insan olmuştur.”
İnsan, günah işleyerek Allah'ın sonsuz onurunu zedelemiş ve O'na karşı ödenmesi imkânsız, sonsuz bir borç altına girmiştir. Adalet gereği bu borcu ödemesi gereken kişi insandır ancak borcun sonsuz mahiyeti, bu kefareti yalnızca Allah'ın gücüyle ödenebilir kılar. Bu teolojik zaruret, hem borcu ödemek zorunda olan insan doğasını hem de bu borcu ödemeye muktedir olan ilahi doğayı tek bir şahısta birleştiren bir "Allah-İnsan" (God-man) figürünü ontolojik olarak zorunlu kılmıştır. Kadıköy Konsili'nin (M.S. 451) kristolojik tanımına göre ise Mesih'te ilahi ve insani olmak üzere iki doğa; birbirine karışmaksızın, değişmeksizin, bölünmeksizin ve ayrılmaksızın tek bir Kişide (Hypostasis) kusursuz bir "Hipostatik Birlik" kurmuştur. Böylelikle Mesih, insan aklına, hür iradesine ve ruhuna sahip gerçek bir insan olarak tarih sahnesine çıkmıştır. İsa'nın sıradan bir biyolojik üremeyle değil, Kutsal Ruh'un kudretiyle anne rahmine düşmesi, Anselmusçu teolojiye göre O'nun asli günahı (original sin) miras almasını ontolojik olarak engeller. Bu mucizevi doğumda Meryem, Allah'nın annesi (Theotokos) unvanını haklı olarak taşır zira O'nun rahminde şekillenip doğurduğu kişi, doğrudan Allah'nın ebedi Söz'üdür.
5. Cümle: “Pontius Pilatus zamanında bizim için acı çekerek çarmıha gerilmiş, ölmüş, gömülmüş ve Kutsal Yazılara göre üç gün sonra dirilmiştir.”
Mesih, günahsız doğası gereği ölümü hak etmediği hâlde mutlak bir itaat ve özgür iradeyle ölümü kucaklamıştır. Bu gönüllü feragat ve sonsuz sevgi eylemi, insanlığın birikmiş günahları için sunulan kusursuz ve nihai bir kefarettir. Mesih'in insan doğasında sunduğu bu kurbanın değeri, O'nun ilahi Kişiliğinin sahip olduğu sonsuz onur (infinite dignity) hasebiyle sınırsızdır ve burada ontolojik bir ayrım yapmak elzemdir: Çarmıhta acı çekip ölen mutlak ilahi doğa değil, Kelam'ın kendi üzerine aldığı zayıf ve ölümlü insan doğasıdır. Öte yandan Mesih'in Dirilişi Hristiyan inancının mutlak zirvesini teşkil eder. Diriliş salt biyolojik bir ölümden dönüş değil insan doğasının eskatolojik (nihai) şana kavuşarak yüceltilmesidir. İsa, dirilmiş ve yüceltilmiş bedeniyle mekan ile zamanın tüm sınırlılıklarını aşar.
6. Cümle: “Göğe çıkmış ve Peder’in sağında oturmaktadır. Dirileri ve ölüleri yargılamak için şanla tekrar gelecek ve O’nun hükümdarlığı son bulmayacaktır.”
Mesih'in göğe yükselişi ve "Peder'in sağında oturması", O'nun insan doğasıyla birlikte ilahi otoriteye, sonsuz şana ve en onurlu makama yerleşmesini sembolize eden bir ifadedir. Bu yüceliş, O'nun maddi dünyadan tamamen koptuğu veya uzaklaştığı anlamına gelmez bilakis Sakramentler ve Kilise'nin inşası aracılığıyla evrene ruhsal ve görünmez bir biçimde nüfuz etmesini, kurtarıcı varlığını sürdürmesini sağlar. Dahası Mesih, zamanın ve tarihin sonunda tüm dünyayı adaletle yargılamak üzere şanla tekrar gelecektir. Bu nihai yargı, insanlık tarihinin teolojik gayesine ulaşması ve tamamlanışı olacaktır. O'nun hükümdarlığı ebedidir ve asla son bulmayacaktır, çünkü O, çarmıh ve dirilişiyle ölümü ve günahın egemenliğini sonsuza dek mağlup etmiştir.
8. Cümle: “Havarilerin inancına dayanan, Katolik ve kutsal olan tek Kiliseye inanıyorum.”
İkinci Vatikan Konsili'nin Lumen Gentium belgesinde teferruatlı bir biçimde açıklandığı gibi Kilise sosyolojik bir kurum olmanın da ötesinde Mesih'in Mistik Bedeni'dir. Kilise'nin varoluşsal dört temel vasfı (notae ecclesiae) bu cümlede özetlenmiştir. Öncelikle Kilise tektir ve bu birlik, Allah'nın tek olması ile tek bir Kutsal Ruh tarafından birleştirilmesinin ontolojik bir yansımasıdır. İkinci olarak Kilise kutsaldır. Ancak bu kutsallık üyelerinin bireysel kusursuzluğundan veya ahlaki üstünlüğünden değil, doğrudan doğruya başı olan Mesih'ten ve O'nu canlandıran Kutsal Ruh'un arındırıcı varlığından neşet eder. Üçüncü nitelik olan Katoliklik, "evrenselliği" imler ve Mesih'in kurtuluş lütfunun tüm zamanlara, mekanlara, ırklara ve halklara ulaşan, Kilise'nin bu evrensel çağrının taşıyıcısı olduğunu ifade eder. Son olarak Kilise havariseldir zira ontolojik ve tarihsel olarak Mesih'in bizzat kendi elçilerine emanet ettiği iman mirası (depositum fidei) üzerinde yükselir ve episkoposluk silsilesiyle bu miras çağlar boyunca korunur.
9. Cümle: “Günahların affedilmesi için tek bir vaftizi kabul ediyorum.”
Vaftiz, insan doğasını Mesih'in çarmıhtaki kurtarıcı ölümüne ve şanlı dirilişine bağlayan asli ve kurucu Sakramenttir. Teolojik bağlamda kişi vaftiz sularına daldırıldığında Mesih'le birlikte günaha ve eski doğasına ölür. Sudan çıktığında ise O'nunla birlikte yeni bir hayata dirilir. Bu sakramental eylem kişinin işlediği kişisel günahları bütünüyle siler ve kişiyi Kutsal Üçlü Birlik'in içsel yaşamına katarak ona Allah'nın evlatlığı (filiation) konumunu bahşeder. Vaftiz "tek"tir ve biriciktir zira insan ruhunda silinmez bir ruhsal damga bırakır ve hiçbir surette tekrar edilemez.
10. Cümle: “Ölülerin dirilişini ve ebedi hayatı bekliyorum. Amin.”
Hristiyan eskatolojisi, Platonik bir yaklaşımla ruhun beden hapishanesinden kaçışını değil bedenin ruhla birlikte bütünüyle kurtuluşunu ve yüceltilişini savunur. Zamanın sonunda ruhlar, tıpkı Mesih'in şanlı bedeni gibi çürümez, ölümsüz ve ruhsal (spiritual) hale gelecek olan kendi öz bedenleriyle yeniden birleşeceklerdir. Bu bedensel diriliş vaftizin ve komünyonun (Eucharist) nihai meyvesi olup, Allah'ın insanlık için tasarladığı kurtuluş planının son ve en görkemli aşamasıdır. Ebedi Hayat ise, Kutsal Üçlü Birlik'in içsel komünyonuna tam bir katılım sağlamak, Allah'ı hiçbir perde olmaksızın "olduğu gibi" görmek ve O'nun sonsuz sevgisinde ebediyen yaşamaktır.