(Az. Hrisostomos) Aziz Yuhanna İncili Üzerine - 4. Vaaz

Çeviren: Selestin

Başlangıçta Söz vardı ve Söz, Allah ile birlikteydi.

Yuhanna İncili 1:1 

 
Çocuklar öğrenmeye yeni başladıklarında öğretmenleri onlara art arda pek çok görev vermez. Hepsini bir kerede de sunmazlar. Söylenenlerin zihinlerine kolayca yerleşmesi için aynı kısa görevleri onlara sık sık tekrarlarlar. Böylece çocuklar ilk başlangıçtaki yoğunluktan veya hatırlamanın zorluğundan dolayı bunalmazlar ve zorluğun getirdiği bir tür uyuşuklukla kendilerine verilenleri öğrenmede daha az istekli hale gelmezler. Sizinle aynı şeyi başarmak ve emeğinizi kolaylaştırmak isteyen ben de bu İlahi sofrada bulunan yiyecekleri azar azar alıp ruhlarınıza aşılıyorum. Bu nedenle aynı kelimeleri tekrar ele alacağım. Bunu aynı şeyleri tekrar söylemek için değil, sadece geriye kalanları önünüze koymak için yapacağım. Gelin o zaman söylemimizi tekrar bu girişe yöneltelim.
Başlangıçta Söz vardı ve Söz Allah ile birlikteydi. Neden diğer tüm Müjdeciler İlahi Tasarı ile başlamışken (çünkü Matta "Davut oğlu İsa Mesih'in soy kaydı" der, Luka Müjdesinin başında bize Meryem ile ilgili olayları anlatır ve Markos da aynı anlatılar üzerinde durarak Vaftizci Yahya'nın tarihini detaylandırır) Yuhanna onlardan farklı bir yol izlemiştir? Diğerleri bu meselelerle başlarken Yuhanna neden kısaca ve daha sonraki bir bölümde bunlara değinip "Söz beden oldu" (Yuhanna 1:14) diyerek O'nun ana rahmine düşmesini, doğumunu, yetiştirilmesini ve büyümesini atlayıp bize doğrudan O'nun Sonsuz Doğuşundan bahsetmiştir?
Şimdi size bunun nedenini anlatacağım. Diğer Müjdeciler O'nun beden alarak gelişine dair anlatılar üzerinde çok fazla durdukları için, Samosatalı Pavlus'un durumunda olduğu gibi, düşük zihniyetli bazılarının sadece bu öğretilerle yetinebileceğinden korkuluyordu. Bu nedenle, bu dünyaya düşkünlüğe kapılması muhtemel olanları oradan uzaklaştırmak ve onları göğe çekmek için, haklı olarak anlatısına yukarıdan ve sonsuz varoluştan başlar. Çünkü Matta anlatısına Kral Hirodes'ten, Luka Tiberius Sezar'dan, Markos ise Yuhanna'nın Vaftizinden başlarken, bu Elçi tüm bunları bir kenara bırakarak tüm zamanların veya çağların ötesine yükselir. Dinleyicilerinin hayal gücünü "başlangıçta vardı" ifadesine doğru fırlatır. Hirodes, Tiberius ve Yuhanna örneklerinde yaptıkları gibi onun herhangi bir noktada durmasına veya herhangi bir sınır koymasına izin vermez.
Bunun yanı sıra özellikle hayranlığımızı hak eden bir başka husus da Yuhanna'nın kendisini daha yüksek öğretiye adamış olmasına rağmen İlahi Tasarıyı ihmal etmemiş olmasıdır. Diğerleri de bu anlatıya odaklanmış olsalar da çağlar öncesindeki varoluş hakkında sessiz kalmamışlardır. Bunun haklı bir nedeni vardır, çünkü hepsinin ruhunu harekete geçiren Tek Bir Ruh'tu. Bu nedenle anlatılarında büyük bir fikir birliği göstermişlerdir. Ancak sizler, sevgili dostlar, Söz'ü duyduğunuzda O'nun bir yaratılış eseri olduğunu söyleyenlere tahammül etmeyin. O'nun basitçe bir sözcük olduğunu düşünenlere de katlanmayın. Çünkü meleklerin yerine getirdiği Allah'ın pek çok sözü vardır ama bu sözlerin hiçbiri Allah değildir. Bunların hepsi peygamberlikler veya buyruklardır (Kutsal Yazılarda Allah'ın yasalarına O'nun buyrukları, peygamberliklere ise sözleri demek adettendir. Nitekim meleklerden bahsederken "O'nun sözünü yerine getiren güçte yüceler" der - Mezmur 103:20). Fakat bu Söz, Baba'nın Kendisinden hiçbir etkilenme olmaksızın çıkan, varoluşa sahip bir Varlıktır. Çünkü daha önce de söylediğim gibi, bunu Söz terimiyle göstermiştir. O halde "Başlangıçta Söz vardı" ifadesi O'nun Sonsuzluğunu gösterdiği gibi, "başlangıçta Allah ile birlikteydi" ifadesi de bize O'nun Eş-sonsuzluğunu bildirmiştir. Çünkü "Başlangıçta Söz vardı" cümlesini duyduğunuzda, O'nun Sonsuz olduğunu varsayıp yine de Baba'nın yaşamının O'nunkinden bir miktar aralık ve daha uzun bir süreyle farklı olduğunu düşünmeyesiniz ve böylece Biricik-Oğul'a bir başlangıç biçmeyesiniz diye "başlangıçta Allah ile birlikteydi" ifadesini ekler. Tıpkı Baba'nın Kendisi gibi o da sonsuzdur. Çünkü Baba hiçbir zaman Söz'den yoksun olmamıştır, O her zaman Allah ile birlikte Allah'tı, ancak Her Biri Kendi Şahsiyetindeydi.
Öyleyse birisi, "Eğer O Allah ile birlikteyse, Yuhanna O'nun dünyada olduğunu nasıl iddia edebilir?" diyebilir. Çünkü O hem Allah ile birlikteydi hem de dünyadaydı. Zira ne Baba ne de Oğul herhangi bir şekilde sınırlandırılmıştır. Nitekim, O'nun büyüklüğünün bir sonu yoksa (Mezmur 145:3) ve bilgeliğinin bir sayısı yoksa (Mezmur 147:5), O'nun Özünün zaman içinde herhangi bir başlangıcı olamayacağı açıktır. "Başlangıçta Allah göğü ve yeri yarattı" (Yaratılış 1:1) sözünü duydunuz. Bu başlangıçtan ne anlıyorsunuz? Açıkçası, bunların tüm görünen şeylerden önce yaratıldığını anlıyorsunuz. Aynı şekilde Biricik-Oğul'a ilişkin olarak O'nun başlangıçta olduğunu duyduğunuzda, O'nu kavranabilir tüm şeylerden ve çağlardan önce var olmuş olarak düşünün.
Ancak birisi "Nasıl olur da O bir Oğuldur, ama Baba'dan daha genç değildir? Çünkü başka bir şeyden çıkan bir şeyin, kendisinden çıktığı şeyden daha sonra olması gerekir" derse, uygun bir ifadeyle bunların insani akıl yürütmeler olduğunu söyleriz. Bu konuda soru soran kişi, çok daha uygunsuz başka konularda da soru soracaktır ve böylelerine kulak bile vermemeliyiz. Çünkü bizim sözümüz şimdi Allah hakkındadır, bu akıl yürütmelerin dizilimine ve zorunlu sonuçlarına tabi olan insan doğası hakkında değildir. Yine de daha zayıf olanların güvencesi için bu noktalara da değineceğiz.
Söyleyin bana o halde, güneşin parlaklığı güneşin kendi maddesinden mi çıkar yoksa başka bir kaynaktan mı? Duyularından tamamen yoksun olmayan herhangi biri, bunun güneşin bizzat kendi maddesinden çıktığını itiraf etmelidir. Ancak parlaklık güneşin kendisinden çıksa da, zaman açısından o cismin maddesinden daha sonra olduğunu söyleyemeyiz, çünkü güneş ışınları olmadan hiçbir zaman görünmemiştir. Eğer bu görülebilir ve hissedilebilir cisimler söz konusu olduğunda başka bir şeyden çıkan, ancak yine de kendisinden çıktığı şeyden sonra gelmeyen bir şeyin var olduğu gösterilmişse, görünmez ve tarif edilemez Doğa söz konusu olduğunda neden inanmıyorsunuz? Aynı şey orada da gerçekleşir, ancak O Öz'e uygun bir şekilde. İşte bu nedenle Pavlus da O'nu Parlaklık (İbraniler 1:3) olarak adlandırır, böylece O'nun, O'ndan oluşunu ve Eş-sonsuzluğunu ortaya koyar. Yine söyleyin bana, tüm çağlar ve her zaman aralığı O'nun tarafından yaratılmadı mı? Duyularından yoksun olmayan herhangi bir adam zorunlu olarak bunu itiraf etmelidir. Dolayısıyla Oğul ile Baba arasında hiçbir zaman aralığı yoktur. Eğer aralık yoksa, o halde O sonra değildir, O'nunla Eş-sonsuzdur. Çünkü öncesi ve sonrası zamanı ima eden kavramlardır, çünkü çağ veya zaman olmadan hiçbir insan bu kelimeleri hayal edemez. Allah ise zamanların ve çağların üzerindedir.
Eğer herhangi bir durumda Oğul için bir başlangıç bulduğunuzu söylüyorsanız, aynı neden ve argümanla Baba'yı da - daha erken de olsa - bir başlangıca indirgemek zorunda kalıp kalmadığınıza bakın. Oğul'a varoluşun bir sınırını ve başlangıcını atadığınızda, o noktadan yukarı doğru ilerleyip Baba'nın ondan önce olduğunu söylemiyor musunuz? Açıkça öyle diyorsunuz. O zaman söyleyin bana, Baba'nın önceki varoluşunun ölçüsü nedir? Çünkü aralığın küçük olduğunu söyleseniz de, büyük olduğunu söyleseniz de, Baba'ya eşit derecede bir başlangıç atamış olursunuz. Açık olan şu ki küçük mü yoksa büyük mü olduğunu uzayı ölçerek söylersiniz. Yine de her iki tarafta da bir başlangıç olmasaydı bunu ölçmek mümkün olmazdı. Öyle ki size kalsa Baba'ya bir başlangıç vermiş olursunuz ve bundan böyle sizin argümanınıza göre Baba bile başlangıçsız olmayacaktır. Kurtarıcı tarafından söylenen sözün doğru olduğunu ve bu sözün gücünü her yerde gösterdiğini görüyor musunuz? Peki nedir o söz? "Oğul'u onurlandırmayan, Baba'yı da onurlandırmaz" (Yuhanna 5:23).
Şimdi söylenenlerin pek çok kişi tarafından anlaşılamayacağını biliyorum. İşte bu yüzden pek çok yerde insan aklının sorularını kışkırtmaktan kaçınıyoruz, çünkü insanların geri kalanı bu tür argümanları takip edemez. Edebilseler bile yine de içlerinde sağlam veya emin bir şey yoktur. Çünkü ölümlü insanların düşünceleri sefildir ve bizim icatlarımız sadece belirsizdir (Bilgelik 9:14). Yine de itirazcılarımıza Peygamber tarafından söylenen şu sözün ne anlama geldiğini sormak isterim: "Benden önce hiçbir Allah var olmadı ve Benden sonra da olmayacak" (İşaya 43:10). Eğer Oğul Baba'dan daha gençse, "Benden sonra da olmayacak" demesi nasıl olur? Bizzat Biricik-Oğul'un varlığını ortadan mı kaldıracaksınız? Ya buna cüret etmelisiniz ya da Baba ve Oğul'un farklı Şahsiyetleriyle tek bir İlahiyatı kabul etmelisiniz.
Son olarak "Her şey O'nun aracılığıyla var oldu" ifadesi nasıl doğru olabilir? Eğer O'ndan daha eski bir çağ varsa O'ndan önce olan O'nun aracılığıyla nasıl yaratılmış olabilir? Gerçek bir kez sarsıldığında, argümanın onları ne tür bir cüretkarlığa sürüklediğini görüyor musunuz? Neden Müjdeci tıpkı Pavlus'un her şey için "Var olmayanları var olaraktır diye çağıran" (Romalılar 4:17) dediği gibi, O'nun var olmayan şeylerden yaratıldığını söylemedi de "Başlangıçta vardı" dedi? Bu o düşünceye tamamen zıttır ve bunun haklı bir nedeni vardır. Çünkü Allah ne yaratılmıştır ne de O'ndan daha eski bir şey vardır. Bunlar Yunanlıların sözleridir. Bana şunu da söyleyin. Yaratıcının eserlerinden kıyas kabul etmez bir şekilde üstün olduğunu söylemez miydiniz? Oysa var olmayan şeylerden meydana gelen onlara benzediğine göre, kıyas kabul etmeyen üstünlük nerededir? "Ben ilkim ve ben sonum" (İşaya 44:6) ile "Benden önce hiçbir Allah var olmadı" (İşaya 43:10) ifadeleri ne anlama geliyor? Eğer Oğul aynı Öz'den değilse, başka bir Allah daha var demektir. Eğer Eş-sonsuz değilse, O'ndan sonra geliyordur. Eğer O'nun Özünden çıkmadıysa yaratıldığı açıktır. Ama eğer bunların O'nu putlardan ayırmak için söylendiğini iddia ediyorlarsa neden "Tek Gerçek Allah" (Yuhanna 17:3) derken O'nu putlardan ayırmak için söylediğini kabul etmiyorlar? Kaldı ki eğer bu O'nu putlardan ayırmak için söylendiyse tüm cümleyi nasıl yorumlarsınız? "Benden sonra", der, "başka Allah yoktur". Bunu söylerken Oğul'u dışlamaz, aksine "Benden sonra hiçbir put Allah değildir" der, Oğul yoktur demez. Diyelim ki izin verildi, peki ya sonra? "Benden önce hiçbir Allah var olmadı" ifadesini O'ndan önce hiçbir putun Allah olarak şekillenmediği ama yine de O'ndan önce bir Oğul'un şekillendiği şeklinde mi anlayacaksınız? Hangi kötü ruh bunu iddia edebilir? Şeytan'ın kendisinin bile bunu yapacağını sanmıyorum.
Dahası eğer O Baba ile Eş-sonsuz değilse, O'nun Yaşamının sonsuz olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Eğer öncesinden bir başlangıcı varsa, sonu olmasa da o yaşam sonsuz değildir. Çünkü sonsuz olan her iki yöne doğru da sonsuz olmalıdır. Tıpkı Pavlus'un, "Ne günlerinin başlangıcı, ne yaşamının sonu vardır" (İbraniler 7:3) diyerek O'nun hem başlangıcı hem de sonu olmadığını beyan etmesi gibi. Nasıl birinin sınırı yoksa, diğerinin de yoktur. Bir yönde son yoktur, diğer yönde başlangıç yoktur.
O, Yaşam olduğuna göre O'nun var olmadığı bir zaman nasıl olabilir? Çünkü herkes kabul etmelidir ki, eğer gerçekten Yaşam ise - ki öyledir - Yaşam hem her zaman vardır, hem de başlangıcı ve sonu yoktur. Çünkü O'nun olmadığı bir zaman varsa, O'nun kendisi bile yokken başkalarının yaşamı nasıl olabilir?
O zaman birisi "Yuhanna 'Başlangıçta vardı' diyerek nasıl bir başlangıç koyuyor?" diyebilir. Söyleyin bana, "Başlangıçta" kelimesine ve "vardı" kelimesine dikkat ettiniz mi, "Söz vardı" ifadesini anlamıyor musunuz? Ne yani! Peygamber, "Öncesizlikten sonsuzluğa dek Sen varsın" (Mezmur 90:2) derken, O'na sınırlar koymak için mi böyle diyor? Hayır, O'nun Sonsuzluğunu ilan etmek içindir. Şimdi düşünün ki buradaki durum da aynıdır. İfadeyi sınırlar tayin etmek için kullanmadı, çünkü "başlangıcı vardı" demedi, "başlangıçta vardı" dedi. "Vardı" kelimesiyle sizi Oğul'un başlangıcı olmadığı fikrine taşıdı. Yine de "Baba'nın adı tanımlık eklenerek anılmış ama Oğul tanımlıksız anılmış" der. Peki ya Elçi "Yüce Allah ve Kurtarıcımız İsa Mesih" (Titus 2:13) dediğinde, ya da yine "O her şeyin üzerindedir, Allah'tır" (Romalılar 9:5) dediğinde ne olacak? Burada Oğul'dan tanımlık kullanmadan bahsettiği doğrudur, ama aynı şeyi Baba için de yapar. En azından Filipililere yazdığı Mektupta (Filipililer 2:6), "O, Allah'ın suretindeyken, Allah ile eşit olmayı gasp edilecek bir şey olarak görmedi" der. Yine Romalılara yazdığında, "Babamız Allah'tan ve Rab İsa Mesih'ten sizlere lütuf ve esenlik olsun" (Romalılar 1:7) der. Ayrıca, kelimenin hemen üzerinde sürekli olarak Söz'e iliştirildiği için, bu yerde iliştirilmesi gereksizdi. Çünkü nasıl ki Baba hakkında konuşurken "Allah ruhtur" (Yuhanna 4:24) diyor ve biz "ruh" kelimesinin önünde bir tanımlık yok diye Allah'ın Ruhsal Doğasını inkar etmiyorsak, burada da tanımlık Oğul'a eklenmemiş olsa da Oğul bu yüzden daha az Allah değildir. Neden mi? Çünkü Allah ve yine Allah derken bize bu İlahlıkta herhangi bir farklılık açıklamaz, tam tersini yapar. Daha önce "ve Söz Allah'tı" diyerek hiç kimsenin Oğul'un İlahlığının daha aşağı olduğunu düşünmemesi için, hemen ardından O'na Yaratıcı görevini atfederek ve Sonsuzluğu ("başlangıçta Allah ile birlikteydi" diyerek) dahil ederek gerçek İlahlığın özelliklerini ekler. Çünkü "Her şey O'nun aracılığıyla var oldu ve var olan hiçbir şey O'nsuz var olmadı". Babası da her yerde Peygamberler aracılığıyla bunun Kendi Özüne özgü olduğunu beyan eder. Peygamberler sadece kendiliğinden değil, putlara gösterilen onurla mücadele ederken de bu tür bir gösterimle sürekli meşgul olurlar. Biri "Göğü ve yeri yaratmayan ilahlar yok olsun" (Yeremya 10:11) der, bir başkası da "Göğü elimle gerdim" (İşaya 44:24) der. O bunu her yere, İlahlığın bir göstergesi olduğunu beyan etmek için koyar. Müjdecinin kendisi de bu kelimelerle yetinmemiş, O'nu Yaşam ve Işık olarak da adlandırmıştır. Eğer O her zaman Baba ile birlikteyse, eğer her şeyi Kendisi yarattıysa, eğer her şeyi var ettiyse ve her şeyi bir arada tutuyorsa (Yaşam derken bunu kastetmiştir), eğer her şeyi aydınlatıyorsa, Müjdecinin tam da bu ifadelerle O'nun İlahlığının aşağılığından bahsetmek istediğini söyleyecek kadar kim anlamsız düşünebilir? Zira eşitliği ve farklı olmamayı bu kelimelerden daha iyi ifade etmek mümkün değildir. O halde yaratılışla Yaratıcıyı birbirine karıştırmayalım, aksi takdirde "Onlar Yaratıcı yerine yaratılmışa taptılar" (Romalılar 1:25) sözünün bizim için de söylendiğini işitebiliriz. Her ne kadar bunun gökler için söylendiği iddia edilse de, göklerden bahsederken kesin olarak yaratılmışa kulluk etmememiz gerektiğini, çünkü bunun putperestçe bir şey olduğunu söyler.
Bu nedenle kendimizi bu lanetin altına sokmayalım. Çünkü Allah'ın Oğlu, bizi bu kulluktan kurtarmak için geldi, bizi bu kölelikten azat etmek için bir köle suretini aldı. Bunun için üzerine tükürüldü, bunun için tokatlandı, bunun için utanç verici ölüme katlandı. Yalvarırım size, tüm bunları etkisiz kılmayalım. Eski haksızlığımıza, daha doğrusu çok daha vahim bir haksızlığa geri dönmeyelim. Zira yaratılmışa kulluk etmek, Yaratıcıyı en azından bizim elimizde olduğu kadarıyla yaratılmışın alçaklığına indirmekle aynı şey değildir. Çünkü O olduğu gibi olmaya devam eder. Mezmur yazarının dediği gibi "Sen aynısın ve yılların tükenmeyecek" (Mezmur 102:27). O halde atalarımızdan öğrendiğimiz gibi O'nu yüceltelim. O'nu hem imanımızla hem de işlerimizle yüceltelim, çünkü yaşamımız yozlaşmışsa sağlam öğretilerin bize kurtuluş için hiçbir faydası dokunmaz. Öyleyse onu Allah'ı hoşnut edecek şekilde düzenleyelim. Yeryüzündeki şeylere yabancılar ve garipler gibi davranarak kendimizi her türlü kirlilikten, haksızlıktan ve açgözlülükten uzak tutalım. Eğer bir kimsenin çok malı mülkü varsa bunları bir misafir gibi kullansın ve istese de istemese de kısa süre sonra bunlardan göçüp gideceğini bilsin. Eğer biri bir başkası tarafından zarara uğratılırsa, sonsuza dek değil, bir süreliğine bile öfkelenmesin. Çünkü Elçi öfkenizi kusmak için bize tek bir günden fazla zaman tanımamıştır.
"Öfkenizin üzerine güneş batmasın" der (Efesliler 4:26) ve bunda haklıdır. Çünkü bu kadar kısa bir süre içinde nahoş hiçbir şeyin olmaması memnuniyet vericidir. Ama eğer gece de bizi yakalarsa, olan biten daha da acı verici hale gelir, çünkü öfkemizin ateşi hafıza ile on bin kat artar ve boş zamanımızda onu daha acı bir şekilde sorgularız. Bu nedenle bu zararlı boş zamanı elde etmeden ve daha sıcak bir ateş yakmadan önce kötülüğü önceden durdurmamızı ve söndürmemizi emreder. Çünkü öfke tutkusu şiddetlidir, her alevden daha şiddetlidir. Bu nedenle alevi önlemek ve yükseğe parlamasına izin vermemek için çok acele etmeliyiz, çünkü bu hastalık pek çok kötülüğün nedeni haline gelir. Bütün evleri yıkmış, eski arkadaşlıkları dağıtmış ve kısa bir an içinde çaresi olmayan trajedilere yol açmıştır. Zira birisi, "Öfkesinin etkisi onun yıkımı olacaktır" (Sirak 1:22) der. O zaman böyle vahşi bir hayvanı dizginsiz bırakmayalım, ona her yönden güçlü bir ağızlık olan gelecek yargı korkusunu takalım. Bir arkadaşınız sizi üzdüğünde veya kendi ailenizden biri sizi çileden çıkardığında, Allah'a karşı işlediğiniz günahları düşünün. Ona karşı şefkatli davranarak bu yargıyı kendiniz için daha hoşgörülü hale getireceğinizi düşünün ("Bağışlayın, bağışlanacaksınız" der, Luka 6:37) ve böylece tutkunuz hızla uzaklaşıp gidecektir.
Dahası şunu düşünün, vahşete sürüklendiğiniz ve kendinizi kontrol ettiğiniz bir zaman ile tutkunuz tarafından sürüklendiğiniz başka bir zaman oldu mu? İki durumu karşılaştırın ve oradan büyük bir gelişme elde edeceksiniz. Söyleyin bana, kendinizi ne zaman övdünüz? Yenildiğinizde mi, yoksa üstünlüğü ele geçirdiğinizde mi? İlk durumda kimse bizi kınamasa bile kendimizi şiddetle suçlamaz, utanmaz mıyız ve hem söylediklerimiz hem de yaptıklarımız için içimizde pek çok pişmanlık duygusu uyanmaz mı? Ancak üstünlüğü ele geçirdiğimizde gururlanmaz, fatihler gibi sevinmez miyiz? Çünkü öfke söz konusu olduğunda zafer, kötülüğe kötülükle karşılık vermek değil (bu mutlak bir yenilgidir), kötü muameleye ve kötü sözlere uysallıkla katlanmaktır. Üstünlük sağlamak kötülük yapmak değil, kötülüğe maruz kalmaktır. Bu nedenle öfkelendiğinizde, kesinlikle misilleme yapacağım, kesinlikle intikamımı alacağım demeyin. Sizi zafer kazanmaya teşvik edenlere, o adamın benimle alay edip kurtulmasına tahammül etmeyeceğim demekte ısrar etmeyin. Siz intikamınızı almadıkça o sizinle asla alay etmeyecektir. Alay etse bile bunu bir aptal olarak yapacaktır. Fetih yaptığınızda aptallardan onur beklemeyin, anlayışlı insanlardan gelenleri yeterli görün. Hayır, sizi izleyenlerden oluşan küçük ve basit bir topluluğu insanlardan oluştursam bile neden önünüze koyayım ki? Dosdoğru Allah'a bakın. O sizi övecektir ve O'nun tarafından onaylanan kişi ölümlülerden onur aramamalıdır. Ölümlü onuru genellikle başkalarına duyulan dalkavukluk veya nefretten kaynaklanır ve hiçbir kâr getirmez. Oysa Allah'ın kararı bu eşitsizlikten muaftır ve onayladığı kişiye büyük avantaj sağlar. O halde bu övgünün peşinden gidelim.
Öfkenin nasıl bir kötülük olduğunu öğrenmek ister misiniz? Başkaları meydanda kavga ederken yanlarında durun. Kendi içinizde bu işin utancını kolayca göremezsiniz, çünkü mantığınız kararmış ve sarhoş olmuştur. Ancak tutkudan arındığınızda ve yargınız sağlamken, başkalarındaki kendi durumunuza bakın. Lütfen, etrafta toplanan kalabalıklara ve ortada utanç verici davranan manyaklar gibi öfkeli adamlara bakın. Tutku göğsün içinde kaynadığında, heyecanlanıp vahşileştiğinde ağızdan ateş fışkırır, gözler ateş saçar, bütün yüz şişer, eller düzensizce uzanır, ayaklar gülünç bir şekilde dans eder ve onları dizginleyenlere atlarlar. Bütün bunlara karşı duyarsızlıkları bakımından delilerden hiçbir farkları yoktur, tekme atan ve ısıran yaban eşeklerinden de farkları yoktur. Gerçekten de tutkulu (öfkeli) bir adam zarif bir adam değildir.
Dahası bu son derece gülünç davranıştan sonra eve dönüp kendilerine geldiklerinde daha büyük bir acı ve korku hissederler. Öfkeliyken kimlerin orada olduğunu düşünürler. Sayıklayan adamlar gibi o sırada çevredekileri tanımazlar, ancak akılları başlarına geldiğinde "Onlar dost muydu? İzleyenler düşman ve hasım mıydı?" diye düşünürler. İkisi için de eşit derecede korkarlar, çünkü birincisi onları kınayacak ve daha fazla utandıracaktır, diğerleri ise buna sevinecektir. Hatta eğer yumruklaşmışlarsa o zaman korkuları daha da artar. Örneğin, mağdurun başına çok üzücü bir şey gelirse ateşlenir ve ölürse, ya da rahatsız edici bir şişlik oluşur da onu en kötüsü tehlikesiyle karşı karşıya bırakırsa diye düşünürler. Ve "Kavgaya, şiddete, münakaşaya ne gerek vardı? Kahrolsun böyle şeyler" derler. Sonra başlamalarına neden olan talihsiz işe lanet ederler. Ve daha da aptalca olanı olan bitenin suçunu kötü ruhlara ve kötü bir saate yüklerler. Oysa bu şeyler kötü bir saatten (çünkü kötü bir saat diye bir şey yoktur) veya kötü bir ruhtan değil, tutkuya esir düşenlerin kötülüğündendir. Onlar ruhları kendilerine çekerler ve tüm korkunç şeyleri kendi başlarına sararlar. Birisi kalbin şiştiğini ve hakaretlerle sızladığını söyler. Bunu biliyorum, işte bu yüzden bu korkunç vahşi canavara boyun eğdirenlere hayranım. Ancak istersek tutkuyu defetmek mümkündür. Zira yöneticilerimiz bize hakaret ettiğinde bunu neden hissetmeyiz? Çünkü korku tutkuyu dengeler, bizi ondan ürkütür ve onun hiç yeşermesine izin vermez. Peki neden hizmetkarlarımız bin bir türlü hakarete uğradıkları halde her şeye sessizce katlanırlar? Çünkü onların da üzerinde aynı kısıtlama vardır. Sadece Allah korkusunu düşünmeyin, aynı zamanda o an size hakaret edenin ve sessiz kalmanızı emredenin bizzat Allah'ın Kendisi olduğunu düşünün. O zaman her şeye uysallıkla katlanırsınız ve saldırgana "Sana nasıl kızabilirim? Hem elimi hem de dilimi tutan bir başkası var" dersiniz. Bu söz hem size hem de ona sağlam bir bilgeliğin önerisi olacaktır. Şimdi bile insanlar yüzünden dayanılmaz şeylere katlanıyoruz ve bize hakaret edenlere sık sık "Bana sen değil, filanca hakaret etti" diyoruz. Allah söz konusu olduğunda da aynı dikkati göstermeyecek miyiz? Başka türlü nasıl af umabiliriz? Ruhumuza şöyle diyelim: Ellerimizi tutan ve şimdi bize hakaret eden Allah'tır; hırçınlaşmayalım, Allah bizim tarafımızdan insanlardan daha az onurlandırılmasın. Bu söz karşısında ürperdiniz mi? Sadece sözden değil, eylemden de ürpermenizi isterim. Çünkü Allah tokatlandığımızda buna katlanmamızı değil, daha kötüsüne katlanmak için kendimizi sunmamızı emretmiştir. Biz ise O'na öyle bir şiddetle karşı koyuyoruz ki, kötülüğe maruz kalmak için kendimizi sunmayı reddetmekle kalmıyor, intikamımızı da alıyoruz. Hatta çoğu zaman ilk saldıran biz oluyoruz ve karşılık vermezsek gözden düşeceğimizi düşünüyoruz. Evet, asıl kötülük şu ki, tamamen yenildiğimizde kendimizi galip sanıyoruz ve en altta yatıp şeytandan binlerce darbe aldığımızda ona boyun eğdirdiğimizi sanıyoruz. O halde yalvarırım size, bu zaferin doğasının ne olduğunu anlayalım ve bu tür bir doğanın peşinden gidelim. Kötülüğe maruz kalmak, tacı giymektir. Eğer Allah tarafından galip ilan edilmek istiyorsak, bu yarışmalarda putperest oyunlarının kurallarına değil, Allah'ın kurallarına uyalım. Her şeye tahammülle katlanmayı öğrenelim. Zira hasımlarımıza ancak böyle üstün gelebiliriz ve hem şimdiki hem de vaat edilen iyilikleri Rabbimiz İsa Mesih'in lütfu ve inayetiyle elde edebiliriz. O'nun aracılığıyla ve O'nunla birlikte, Baba'ya ve Kutsal Ruh'a şimdi, her zaman ve sonsuza dek yücelik, güç ve onur olsun. Amin.